![]() |
|||
Güncelleme: 04.03.2008 |
|||
|
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||
Korkuların Cumhuriyeti çetelerin devleti;Temiz toplum/devlet istiyoruzMesut Çelebioğlu Ocak ayının sonunda son dönemde bayağı medyatikleşen kimi isimleri ellerinde kelepçelerle gördük. Bunların en ünlüsü adı Susurluk raporlarında bol bol geçen JİTEM'in (ordunun en pis işlerini illegal yollarla halleden sözde Jandarma İstihbarat Birimi) kurucusu olduğu söylenen eski general Veli Küçük'tü. Onun dışında 13 bin kişilik hainler listesi hazırlamasıyla ünlü Kuvayi Milliye Derneği başkanı eski albay Fikri Karadağ, derin devletle sıkı fıkı, bir mafya patronu olduğu ta Susurluk zamanından beri sağır sultanca bile aşikar olan "Drej Ali", yine "Susurluk güzeli" Sami Hoştan ve elbette ne zaman birisi özgürlükten, demokrasiden ve insan haklarından bahsetse kendi türklüğü hemen rencide olan ve davalar açıp, mahkeme günleri Hrant Dink'ten Orhan Pamuk'a kadar pek çok ismi, etrafında topladığı çapulculara linç ettirmeye kalkan avukat Kemal Kerinçsiz vardı. Bir kez daha derin devleti bütün pisliğiyle gördük; yine midemiz ağzımıza geldi. Bu filmi biliyoruz"Ergenekon" son birkaç senede ortaya çıkmış bir şey değil. 12 Eylül 1980 darbesinden önce genelkurmay bünyesindeki "Özel Harp Dairesi", sivil faşistlerden ve polislerden oluşan "kontr-gerilla" gibi isimlerle anılan örgütlenme, 1996'daki Susurluk kazasından sonra "derin devlet" olarak adlandırılmaya başlandı. Özellikle Susurluk kazasından sonra asker-sivil bürokrasinin üst kanadıyla mafyanın, faşist MHP'li çapulcuların, hatta "kanaat önderi" diye bilinen bir dizi gazetecinin ve üniversite öğretim üyesinin "vatanı korumak" bahanesiyle beraber çalıştıklarını herkes çok iyi biliyor. Bu ilişki yumağı toplumda ne zaman demokrasi, özgürlük ve barıştan bahsedilse devreye giriyor; "kanaat önderleri" dezenfermasyon kanalıyla toplumda oluşan fikirleri çarpıtmaya çalışarak ideolojik baskı kuruyorlar. Sadece bunun yetmediği zamanlarda ya derin devlet çapulcuları zararlı gördükleri aydınları veya sendikacıları öldürüyorlar (gazeteci Abdi İpekçi, DİSK eski başkanı Kemal Türkler ve daha pek çok isim) ya da kendi adamlarını bile öldürüp suçu "teröristler"e atıyorlar (gazeteci Uğur Mumcu'dan öğretim üyesi Necip Hablemitoğlu'na kadar pek çok isim). Bugünden baktığımızda bütün askeri darbelerin ve girişimlerinin öncesinde derin devletin devreye girdiğini görüyoruz. Önce siyasi cinayetler ve provakatif eylemler örgütlenerek toplumu terörize ediyorlar, sonra da "kardeş kavgasına son vermek", "vatanın bütünlüğünü korumak" (12 Mart ve 12 Eylül darbeleri) veya "laik cumhuriyeti korumak" (28 Şubat 1997 darbesi, 27 Nisan 2007 muhtırası) bahaneleriyle darbeler düzenliyorlar; demokrasi, özgürlük ve/veya barış taleplerinde bulunanlar işkence tezgahlarından, idam sehpalarından geçiriliyorlar. Bu yöntemlerle derin devlet "devletin bekası için" toplumda özgürlük, adalet, demokrasi ve barış taleplerini bastırmaya çalışıyor. Piyonların tutuklanması yetmez!Ergenekon operasyonunda ilk defa derin devlet örgütlenmesi içinde rütbesi yüksek bir çetecinin tutuklanmış olması bazılarımızı çetelerin temizleneceği yönünde umutlandırdı. Gerçekten Veli Küçük'ün ismi Susurluk araştırmaları sırasında da geçmiş, onun hakkında da araştırma yapılması için ordudan "izin" istenmiş, fakat o dönemde askeri savcılık, aktif görevi devam eden Veli Küçük'ün araştırılacak herhangi bir hatası olmadığını bildirerek izin vermemişti!! Hatta Veli Küçük Susurluk kazasından sonra terfi bile ettirildi! Onun eski bir general olması AKP hükümetinin sonuna kadar gideceği yönünde bazılarımızı umutlandırıyor. Ancak medyada son dönemde çıkan haberler Veli Küçük'ün Ergenekon içinde bir numara olmadığı, onun da şeflerinin olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla burjuva medyasında bile derin devletin tamamen deşifre olmaması için bazı piyonları feda edildiği yazıldı. Tıpkı Susurluk'ta olduğu gibi safra atıldığını, ama gerçek ilişkilerin ve liderlerin kurtarılmaya çalışıldıklarını görüyoruz. Derin devletin işleviDerin devlet her şeyden önce egemen sınıfın politik tercihleri
sonucu ortaya çıkmış bir ilişkiler ve faaliyetler ağı. Soğuk Savaş bittikten sonra batıda bazı yerlerde Gladyo deşifre edildi ve bir dizi üyesi tasfiye edildi. Fakat bunun anlamı devletlerin artık böyle örgütlenmelere ihtiyaçları kalmaması değildir. Devlet her zaman devlettir; yani Marx'ın tabiriyle "egemen sınıfın sopası"dır. Toplumu kontrol altında tutmak için sadece dezenformasyonun yetmediği zamanlarda devlet kılıcını çekmeye çalışacaktır. Özellikle Türkiye'de bunu yaşıyoruz. 12 Eylül darbesinden sonra nerede (mafyaya da bulaşmış) faşist varsa devletin pis işleri için kullanıldı. Toplumda demokrasi mücadelesinde sivrilmiş insanların katledilmesi gibi infial yaratabilecek provokasyon eylemlerinin arkasında hep bu çapulcu tetikçiler vardı. Bu katiller yakalansa bile hamileri tarafından hapislerden kurtarılıyor, onlara kırmızı pasaportlar ayarlanarak bir süre ortadan kaybolmaları sağlanılıyordu. Ancak hiçbir zaman bu faaliyetler sadece "komünizm tehdidi"ne karşı sınırlandırılmadı. Kıbrıs ve Ermeni sorunundan Yunanistan'la sorunlu ilişkilere kadar Türk egemenlerinin ideolojik-politik hegemonyasını toplumda kabul ettirmeye dönük uluslar arası boyutu olan suikastler de derin devlet ilişkilerinin kapsamı içinde görüldü. Abdullah Çatlı gibi katiller sözde Asala terörüne karşı suikastler düzenledi, Kıbrıs'ta fink attırıldı, vb. Kürt sorunu, Ortadoğu ve derin devletAncak duvarlar yıkıldıktan sonra Türk Gladyosu Ergenekon, özellikle Kürt sorununun derin devletin istediği gibi askeri çözümle halledilmesinde toplumu ikna etmek (metropollerde kimin koyduğu belli olmayan bombalar patlatmak ve suçu Kürtlerin üzerine atmak, vb.) ve Kürt mücadelesini zayıflatmak için Kürt bölgelerinde Hizbullah tarzı örgütlenmelerle Kürt mücadelesinin ileri gelenlerini ve bölgedeki sıradan halkı katletmek gibi işlerde kullanıldılar. Son üç sene içinde Mersin'deki bayrak provokasyonuyla başlayan Şemdinli olayıyla, Hakkari, Diyarbakır ve Ankara'da patlatılan bombalarla devam eden olaylar zincirinde hep derin devletin izine rastlıyoruz. Generaller ve egemenlerin sivil kanadı derin ilişki ve faaliyetleri son dönemde Kürt sorununu barışçıl ve adil çözümünün önünü tıkamak için kullanıyorlar. Kürt sorununu bahane ederek ABD'nin kanlı Ortadoğu işgalinin bir parçası olup petrol gibi nimetlerden yararlanmayı hedefliyorlar. Derin devletin panzehiriDerin devletin bütünüyle tasfiye edilmesi birkaç piyonun hapsedilmesi yetmez. Ergenekon zaman zaman fazla deşifre olan safralarını atarak varlığını son 50 yıldır devam ettiriyor. Derin devletin tasfiye edilmesi üst düzey asker-sivil bürokrasiye kadar uzanan lider kadrosunun da yakalanması ve sorgulanması gerekir. Bunların yakalanması her zaman engelleniyor. Bunların üzerlerindeki legal, yarı-legal bütün dokunulmazlık kalkanlarının kaldırılması şart. Demokrasi ve özgürlük düşmanlarından bir an önce hesap sorulmasını talep etmeliyiz. Ancak bu da yeterli değil. Derin ilişkiler yumağının tam olarak ortadan kaldırılması için derin devletin yürütülmesini istediği politikaların tamamen tasfiye edilmesi gerekiyor. Son dönemde Kürt karşıtı ırkçı politikalar ve uygulamalar Kürt sorununun adil ve barışçıl bir şekilde çözülmesini engelliyor. Bu çözümsüzlüğü kullanarak egemenler bizi Ortadoğu bataklığına, kardeş katline çekmeye çalışıyorlar. Irkçı savaş politikaları derin devleti besleyen politikalardır.
Bu yüzden ırkçılığa karşı halkların kardeşliğini, savaş naralarına karşı
da barış, demokrasi ve özgürlüğü savunmak derin devletin kalbine indirilebilecek
en büyük darbedir. Derin devletin işlevi devam ediyorErgenekon operasyonu sonucu eski bir generalin yakalanması bazı tartışmaları gündeme getirdi. Bir dizi aydın batıda Gladyo ve benzeri örgütlenmelerin
Soğuk Savaş yıllarının ürünü olduğunu, Soğuk Savaş'ın bitmesiyle de Avrupa'da
bunların tasfiye edildiğini söylüyor. Onlara göre neresinden bakarsak
bakalım Gladyo tarzı örgütlenmelere batıdaki devletlerin ihtiyacı kalmamış.
Türkiye'de de artık egemen sınıfın bu "çapulcular"a ihtiyacı
kalmadığına inanıyorlar. Tıpkı 90'lı yıllar boyunca içinde Uğur Mumcu'nun da bulunduğu bir dizi kemalist ve/veya solcu aydının katledilmesinde olduğu gibi Danıştay saldırısı da "gerici şeriatçılar"ın üstüne atılmıştı. 90'larda amaç güçlenen islami hareketin önüne geçmek ve darbe ortamı yaratmaktı. 28 Şubat 1997'de de muhtıra vererek Refah Partisi'ni kapattılar. Ancak islami hareketin ılımlı devamcısı olan AKP 2002 yılında seçildi. Egemen sınıfın ideolojik temellerini sarsacak önemli konuları (sadece türban değil; aynı zamanda Kürt ve Kıbrıs meselesi, YÖK, vb.) tartışmaya açtı. Danıştay saldırısını, Rahip Santoro'nun öldürülmesini ve Malatya katliamını düzenleyenler, bir sene sonra Cumhuriyet mitinglerinin de örgütlenmesinde ön safhalarda yer aldı. "laiklik elden gidiyor" şiarıyla AKP'yi terbiye etmek için toplumda hezeyan yaratmaya çalışıyorlar. Kısacası derin devlet, egemen sınıfın İsviçre çakısına benziyor; kullanılan araçlar değişse de değişmeyen tek şey o araçlar her zaman toplumun kalbine sokulmaya çalışılıyor!!
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||