Güncelleme:
04.03.2008
             

 

Site içi arama


google'da ara
antikapitalist'te ara


Din ve Sosyalistler

Din nedir?

Marx, din ve dinin etkilerini araştırdığı bir yazısında; "İnsanı yaratan din değil; dini yaratan insandır" der. Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi adlı yapıtına ise Marx şunları yazar:

"Dinsel acı, aynı zamanda hem gerçek acının bir anlatımı, hem de gerçek acıya karşı bir başkaldırıdır. Din, baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, kalpsiz dünyanın kalbi ve ruhsuz dünyanın ruhudur. Halkın afyonudur."

Dinin, hem verili toplumsal düzeni savunmak, hem de insanların acısını ifade etmek şeklinde tezahür eden ikili bir karakteri olduğu için Marx şunu öneriyor: "Tarihe yardımcı olan felsefe" (yani sosyalizm), silahını "kutsal olmayan yabancılaşma" üzerine çevirmeye konsantre olmalıdır. Marx şöyle devam ediyor:

"Böylece göğün eleştirilmesi yerin eleştirilmesine, dinin eleştirilmesi hukukun eleştirilmesine, din biliminin eleştirilmesi de siyasetin eleştirilmesine dönüşmüş olur."

Din muğlâk ve esnektir ve öyle olmak zorundadır. Başka türlü toplumu bir arada tutan bir ideoloji olarak işlev göremez. Bu muğlâklık nedeniyle dini fikirler bazen devrimci hareketlerin kendilerini ifade etmesinde bile karşımıza çıkabiliyor. İngiliz burjuva devrimi sırasında karşı karşıya olan iki taraf da İncil'i referans alabiliyordu. Kralcıların vurgu yaptığı bölümler, yöneticilere itaati vurguluyordu. Devrimciler ise yoksulları öven bölümlerden alıntılar yaparlardı: "Zayıf olanlar kutsanmıştır çünkü dünyanın varisi onlardır."

Kuran da muğlâk ifadelerle dolu. Bir yandan mülkiyet haklarını savunan ve köleciliği hoş gören, diğer taraftan da İslam için mücadele etmek istemeyen zengin Arapları eleştiren bölümleri vardır. "Kula kulluk etmeyiniz" yaklaşımını isyan bayrağı haline getirenler için, Peygamber Muhammed'in "Cihadın en üstünü, zalim yönetici karşısında hak sözü söylemektir" gibi sözleri (hadis) yol göstericidir. Kuran'daki "İnsanların haklarını kısmayın" (42/183), "Zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş dokunur" (11/15), "Size ne oluyor ki Allah yolunda savaşmıyorsunuz ve 'Rabbimiz bizi halkı zalim olan şu ülkeden çıkar ve bize katından bir sahip ve bir yardımcı gönder!' diye dua eden o mustazaf (aciz ve zayıf bırakılmış) erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz" (4/75) gibi ayetler, bütünüyle "bu dünya" ile ilgili ve otoriteyi sorgulamak için her zaman kaynak olabilecek ifadelerdir.

Pir Sultan başkaldırırken "Şimdi bizim aramıza/ yola boynun veren gelsin/ şeriatı tarikatı/ hakikati bilen gelsin" diyordu. Son halife olan Ali ve Ebu Zer, "Evinde ekmek olmadığı halde kınından sıyrılmış kılıcıyla başkaldırmayan adama şaşarım" diyerek mücadele etmişlerdi.

Bugün de bir grup türbanlı kadının "söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değildir, biz henüz özgür olmadık" başlığıyla yayımladıkları bildiriyi Muhammed peygamberin "gökler ve yer adaletle ayakta durur" sözleriyle bitirmesi şaşırtıcı değildir. (http://henuzozgurolmadik.blogspot.com/)

Bolşevikler ve din

Memnuniyetsizlik ve isyan hangi biçimde ifade edilirde edilsin (bu dini bir söylem de olabilir) devrimciler, gelişmelere taraf olmanın bir yolunu bulmak zorundadırlar. Rusya'da 1905 Devrimi'ni başlatan işçiler Çarın sarayına Ortodoks rahiplerin liderliğinde ve ellerinde ikonalarla (kutsal kişilerin resimleri) yürümüşlerdi. Ancak Lenin, özellikle de yükselen mücadele dönemlerinde dini yanılsamanın ikincilliği konusunda çok netti:

"…Tanrıya inanan, Hıristiyan olmaya devam eden işçiler ve mistisizmi savunan aydınlar (ayıp ediyorlar) tutarlı değiller ama onları Sovyetlerden ve hatta Partiden ihraç etmeyeceğiz, çünkü gerçek mücadele ve tabandaki faaliyetlerin, canlılık gösteren bütün unsurları doğrunun Marksizmde olduğuna ikna edeceğine ve canlı olmayan bütün unsurları da bir kenara iteceğine kesin kanaat getirmiş durumdayız."

Sosyalistlerin din hakkında ilk öğrendikleri şey, bunun bir yanılsama olduğudur ve bu yanılsamadan dolayı dinin ezilenleri rahatlattığıdır. İkinci öğrenmemiz gereken şey ise, öfke ve acı patlayarak isyana dönüştüğünde bu isyanın dini fikirlerle bezenmiş olabileceğidir. Dini fikirler ve yanılsamalara karşı soyut propaganda yoluyla mücadele etmek mümkün değildir. Alternatifin olmadığı bir ortamda dini yaklaşımlar hayatı devam ettirmenin ve/veya isyanın tek dayanağı haline gelebilirler. Kitleleri dini fikirlerden daha tutarlı ve işlevsel fikirlerle buluşturmak isteyenlerin tek yolu adaletsizliğe, eşitsizliğe, yoksulluğa karşı mücadeleyi yükseltmeye çalışmaktır. Ancak böyle mücadeleler sırasında dini fikirlerin etkisinin zayıflaması mümkün olabilir. Lenin'in bu konuda yürüttüğü tartışmanın özü bundan ibarettir.

Bu yaklaşım sadece din için değil milliyetçi fikirlerin etkisi altındaki işçilerin mücadelelerine bakarken de bize ışık tutar. Örneğin ellerinde Türk bayraklarıyla "vatan sana canım feda" sloganı atarak Tekel'in özelleştirilmesine kafa tutan işçilere uğruna feda olmaya hazır oldukları vatanın kimin vatanı olduğunu, -5 derecede onların üzerine tazyikli suyu sıkıp coplayan polisler, kitaplar veya devrimcilerden daha iyi öğretir.

Lenin'in 1905 ayaklanmasında kitlelere liderlik eden Papaz Gapon ile çay içmesi ve onun söylediklerini dinlemesinin nedeni de budur. Gapon'un Rus kitlelerinin hissiyatını iyi anladığını fark eden Lenin, Gapon ile yaptığı tartışmalar üzerine Bolşeviklerin Tarım Programı'nda değişiklikler bile önerdi.

İslam

İslamcılık yani politik bir hareket olarak İslam, 20. Yüzyılın modern bir olgusudur. Bu konuda öncül olan bazı düşünürler, 19. Yüzyılda eserler vermeye başlamış olmalarına rağmen ilk gerçek kitle hareketi bir yüzyıl sonra ortaya çıktı. Bu durum, İslamcılığın yayılmasının emperyalizme karşı mücadeleyle ilintili olduğuna işaret eder.

Laik ve özellikle sol anti emperyalist hareketlerin başarısız olması ya da hareketi satması İslamcı hareketlerin gelişmesine zemin hazırladı. Örneğin başlarda Filistin mücadelesini bölmek ve o dönemde hareketin liderliğini yapan Filistin Kurtuluş Örgütünü güçsüz düşürmek için İsrail tarafından finanse edilen Hamas, bir dönem sonra FKÖ'nün İsrail ile uzlaşmasıyla birlikte anti-İsrail militanlığı için bir çekim gücü haline geldi.

Mısır'da Müslüman Kardeşler, burjuva ulusalcı Wafd Partisinin İngiliz emperyalizmiyle uzlaşması ve 1920'lerdeki işçi mücadelelerini satması üzerine 1930-40'larda gelişti.

Aynı şekilde, Cezayir'de sol, 1988 sonrası ekmek fiyatlarındaki artışa karşı gelişen mücadeleye sahip çıkmadı. Cezayir solu laik ve ilerici düzenin savunulabileceğini düşünüyordu; ekmek zammına karşı hareketin liderliğini İslamcılara terk ettiler.
İran'daki sol ise başka türlü bir hata yaptı. Humeyni'yi "ilerici" olarak adlandırıp Şah karşıtı harekete liderlik etmesine izin verdi. Humeyni ise İran Devrimi'ni gerçekleştiren işçilerin yarattığı konseylerin (Şura) sınıf kompozisyonunu sistematik olarak muğlaklaştırıp zayıflattıktan sonra dönüp solu kesti.

Nereden besleniyorlar?

Bu deneyimler göstermektedir ki İslâmcı hareketlerin büyümesini sağlayan iki temel var: Birincisi kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı hoşnutsuzluk, ikincisi ise bu hoşnutsuzluğu örgütlemekte solun başarısız olması. Ancak İslâmi hareket, hoşnutsuzluğun temelinde yatan sorunları ortadan kaldırabilecek politikalara sahip değildir. Mısır'da Müslüman Kardeşler kitlelerin özlemine yanıt veremeyince Mısır'ın İngiltere'den bağımsızlığını sağlayan Nasır'ın laik subay hareketi ortaya çıktı. Nasır'ın ve onun devamcılarının emperyalizm ile uzlaşması, İsrail ile antlaşmalar imzalaması İslamcı harekete yeniden alan yarattı ve laik başkan Sedat bir suikast sonucu öldürüldü. Cezayir'de İslâmcı örgüt FİS, Cezayir'deki 1988 İntifadasına liderlik edebildi ancak belediye seçimlerini kazandıktan sonra da temizlik işçilerinin grevini kırdı.

İslami hareketleri çelişkili kılan faktörlerden birisi dinin "her kesimin kullanabileceği" esneklikte olmasıdır. Aynı din Suudi Arabistan'da Amerikancı baskı rejiminin, Türkiye'de sola karşı egemen sınıfın aracı da olabiliyor; tersine Amerikan emperyalizmine karşı mücadelenin ya da adil düzen talebinin söylemi de. El Kaide örneğinde billurlaşan bu durum dinin muğlaklığına ve çelişkilerine işaret ediyor.

Sınıfsal köken

İslami hareketi çelişkili kılan ikinci ve daha önemli olan nokta ise bu hareketlerin sınıf temelidir. Chris Harman, Peygamber ve İşçi Sınıfı kitabında İslamcı hareketin sınıf temelini şu şekilde ortaya koyuyor:

(i) Eski sömürücüler: Büyük toprak sahipleri ve köklü zenginler (ii) Yeni sömürücüler: Çok uluslu şirketler kulübünden dışlanan kapitalistler (iii) Yoksullar, özellikle de kent yoksulları, (iv) Yeni orta sınıf diye adlandırılan gruba mensup, çoğunlukla üniversite düzeyinde eğitim almış ama insanca bir yaşam standardına ulaşabilecek bir işe sahip olamayan, kendi yaşamlarının ve yaşadıkları ülkenin geri kalmışlığından sıkıntı duyanlar

Bu sınıfsal taban, ekonomik olarak güçlü değildir ve bir kısmı kendi arasında şiddetli bir rekabet içindedir. Kapitalizmin yarattığı ekonomik krizlerden çok etkilenmeleri ve işçi sınıfı gibi kolektif davranmaları mümkün olmayan bu kesimin öfkesini dini söylemlerle örgütlemek oldukça kolaydır.

Faşist hareketlerin de toplumsal tabanı olan bu kesime dayanır. Fakat İslami hareketler geriye değil ileriye doğru bir yol göstermektedirler. Kendileri İslam'ın Altın Çağı'na referanslar yapsalar da İslamcı hareketler, dini hareketler olarak değil; modern dünyanın politik hareketleri olarak ele alınmalıdırlar. Dini bir ulusalcılık, kimlik gururu, dayanışma üzerinden örgütlenirken istedikleri gibi bir yaşama kavuşamamış tabanlarına bir umut sunmaktadırlar.

Şiddet ve İslami hareketler

İslamcılar da tıpkı toplumun çoğunluğunu temsil etmeyen her azınlık iktidarı gibi şiddet kullanmakta hatta bazen katliamlar yapabilmektedirler.

Ancak şiddeti sadece İslamcılar kullanmaz.

Ünlü Alman devrimci Rosa Lüksemburg'u öldüren hükümet sosyal demokratların kontrolündeydi. Kamboçya'da sözde "sosyalist" olan Pol Pot'un yüzbinlerin kanını döktüğü iktidarı da dine ya da faşizme dayanmıyordu. Katliamcılık, çoğunluk desteğine sahip olmayan ve ekonomik olarak zayıf bütün iktidarların ortak özelliğidir. Bu nedenle sosyalistlerin İslami hareketleri diğer azınlık iktidarlarından ayrı tutarak yükselen İslamcı hareketlere karşı "bunlar hepimizi keser" diyerek korku üzerinden politika yapması sadece pasiflik yaratır.

Sosyalistler, küçük burjuva ütopyacılarını (dinci de olsa) baş düşman olarak değerlendiremezler. Onlar uluslararası kapitalist sistemden, milyarlarca insanın kör bir birikime tabi tutulmasından, tüm kıtaların bankalar tarafından yağmalanmasından veya ABD'nin işgallerinden, savaşlardan sorumlu değiller. Mısır, Cezayir, Türkiye gibi ülkelerdeki yoksulluk, eziyet, tutuklama, insan hakları ihlalleri, işsizlik, vb. İslamcılar yarın ortadan kalksa da var olmaya devam edecektir.

Sonuç

Bu nedenlerle sosyalistler, İslamcılara karşı, mevcut kapitalist sistemi savunmazlar, bu sistemin bekçiliğini yapan devleti destekleyemezler. Laik değerlerin tehdit edilmesi nedeniyle düzeni ve devleti savunmanın anlamı, bu düzenden ızdırap çeken ezilenlerin ve emekçilerin İslami hareketin kucağına itilmesidir. Halk yığınları için hiç bir şey yapmayan rejimleri "ilerici" diye övmek ancak İslamcıların büyümesini kolaylaştırır. İran'da yapılan hatadan yanlış ders çıkaran Cezayir, Mısır ve Türkiye solunun yaptığı temel hata budur. Devletin laik değerlere verdiği desteğin geçici olduğunu, yeri geldiğinde şeriatın özellikle halka ağır cezalar verebilecek kısımlarını uygulamak için İslamcı liderlerle işbirliği yapacağını gözden kaçıran laik cepheci sol, kendi kuyusunu kazmaktadır. Üstelik İslamcıların solu, "ezenlerin, egemenlerin borazanı" olarak tanımlamalarını kolaylaştırır. CHP'nin eriyişi, yoksul kitlelerle bağının neredeyse tamamen kopması bu politik tutumun sonuçlarının canlı örneğidir.

Sosyalistler, demokrasinin en kararlı ve tutarlı savaşçıları olmak zorundadırlar. Bazen bu mücadelede kendimizi İslamcılarla aynı saflarda bazen de İslamcı hareketin karşısında bulabiliriz. Bu durum bizim çelişkimizi ya da gericiliğimizi değil; İslami hareketlerin çelişkilerini ve tutarsızlığını gösterir.. ABD'nin Irak işgaline, İslamcılar da karşı çıkıyor diye onay veremeyeceğimiz gibi türbana özgürlük getiren düzenlemelere de İslamcılar istedi diye karşı çıkamayız. Ancak dikkat etmemiz gereken en önemli şey yoksul, ezilen ve emekçi kitleler gözünde bu sistemin efendileri olanlarla ve devletle yan yana düşüp düşmediğimizdir. Çünkü arkamıza devleti ve egemen sınıfı alarak kitleleri sol fikirlere ve politikalara çekmek "eşyanın tabiatı"na aykırıdır.

Laik devlet mi dediniz?!

Generaller, kendilerini laiklik ve demokrasinin koruyucusu olarak göstermeyi çok seviyorlar. Kendi propagandalarını ezelden beri "şeriatçılara karşı garanti olma" üzerinden inşa ediyorlar. Oysa aslında cumhuriyeti kuran-yöneten kadro açısından bakıldığında gerek İslamın kendisi gerekse laiklik hep derinde yatan işleri örtme işlevi gördü.

Mustafa Kemal'in öncülüğünü yaptığı Millet Meclisi'nin 23 Nisan 1920'deki açılışı hiç de "modern" değildi; meclisin açılışı, özellikle Cuma gününe denk getirildi. Meclis açılmadan önce vekiller camiye gidip meclisi kutsaması için Allah'a yalvardılar, meclisin bahçesinde kurbanlar kesildi ve dualar okundu. Kaldı ki ilk meclisin içinde "sarıklı hocalar" cirit atıyordu. Mustafa Kemal, kurtuluş mücadelesinin popülerleştirebilmek için bu hocaları bol bol kullandı. 1921'de kabul edilen ilk anayasanın ilk maddelerinden birisi "devletin dini İslamdır" diye yazıyordu, ki bu hüküm 1928'e kadar korundu.

Bugün özellikle sünni olmayan vatandaşlar tarafından haklı olarak ayrımcılıkla itham edilen Diyanet İşleri Başkanlığı, cumhuriyetin ilk yıllarında bakanlık statüsündeydi; daha sonra başbakanlığa bağlansa da bugün hala devlet kontrolündedir. Bütün camilerin çalışanları bugün devlet memuru statüsünde ve devlete bağlılar.

Elbette Kemalist tedrisatın sıkı destekçileri de bunları inkar edemiyorlar. İşin ilginç yanı Mustafa Kemal'in ilk yıllarda dini bol bol kullanmasını "kendi gerçek düşüncelerini ustalıkla gizlediği"ni söyleyerek Kemal'in bu yönünü övüyorlar!

70'lerde "komünizmle savaşmak" amacıyla gerek faşistler gerekse çeşitli İslami örgütler devlet tarafından bilfiil desteklendi. Amerika'nın Sovyetleri kuşatmak amacıyla Ortadoğu'da oluşturmaya çalıştığı Yeşil Kuşak Türkiye'den de geçiyordu ve bu hedefle İslami düşünce yaygınlaştırılmaya çalışıldı.

Şu anda ordudaki üst düzey kadrolar 1980 askeri darbesi sırasında yüzbaşı veya binbaşı olarak Kenan Evren'in ordusunda görev yapıyorlardı. Evren Paşa darbeyi yaptıktan sonra il il gezerek halkın darbeyi desteklemesi için konuşmalar düzenliyordu. Bu konuşmalarda, son derece "laik" generalin elinden Kuran, dilinden ise ayetler düşmedi. O dönem neredeyse bütün bir cumhuriyet tarihi içinde en fazla İmam Hatip'in açıldığı dönem oldu.

Bugün bize bazı çevreler AKP'nin Türkiye Cumhuriyeti'nin laikliğine zeval getirdiğini/getireceğini anlatıp duruyorlar.
Oysa laik dedikleri devlet, AKP iktidarı öncesinde de İslamın sadece sünni versiyonuna inanlar için din hizmetleri sunan, diğer kesimleri (Aleviler, Hristiyanlar, Yezidiler ve daha birçokları) ise yok sayan, adeta vatandaştan saymayan, onların dini inanışlarını yaşamalarını engellemek için elinden geleni yapan (bugün hala daha Alevi Cemevleri ibadethaneden sayılmıyor veya kilise kurmak Türkiye'de gerçekten zahmetli bir iş!) yine bu devlet.

'Gazete' sayfasına git
sayfa başına dön


 
gazete arşivine git kütüphane