Güncelleme:
15.11.2006
             

 

Site içi arama


google'da ara
antikapitalist'te ara


Avrupa Neden Birleştirildi?

Savaş ve küresel rekabetin bir ürünü olan Avrupa Birliği, egemenlerin elinde kazanılmış hakları hedef alan bir sınıf mücadelesi aracıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa Amerika’nın, Doğu Avrupa ise SSCB’nin hegemonyası altındaydı.

Bugün AB olarak anılan Avrupa’da entegrasyon projesi, iki kutuplu bir dünyada Amerika’nın somut olarak SSCB’ye karşı daha genel anlamda da “Komünizme” karşı mücadelesinin bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Amerika, Avrupa işgalinin ilk döneminde verili yıkım ve açlığı sadece seyretmişti. Almanya’ya yönelik politikası ise “bir daha başını kaldıramayacak şekilde ezmek” şeklinde özetlenebilir.

Ancak savaşın yarattığı yıkım, faşizme karşı yükselen mücadeleler ve faşizmin yenilmesi ile yükselen sosyal beklentilerin Avrupalıları daha sosyal-(ist) bir projeye yakınlaştırma tehlikesi ABD’yi “acilen önlem almaya” itti (Yunanistan İç Savaşı’nın gidişatı Truman Doktrinine yol açan bir panik yaratmıştı.).

Amerikan iş çevreleri de “aç insanlar mallarımızı alamaz” diyerek Avrupa “pazarındaki” yıkıma karşı önlem alınmasını talep ettiler.

Siyasi ve ekonomik kaygılar sonucu Marshall Planı adı altında Amerika’dan Avrupa’ya devasa bir kaynak transferi gerçekleştirildi. ABD’nin ulusal gelirinin yüzde 1.5’ine eşdeğer olan 13.3 milyar dolar düzeyine ulaşan yardım Avrupa’yı, ABD’nin (küçük) ortağı durumunda stabilize etmeyi hedefliyordu. Dünya tarihinin en büyük yardım paketi olan Marshall Planı’nın ABD Kongresindeki oylama tartışmalarında “tok insanlar komünist olmaz” argümanı sıkça kullanıldı ve sloganlaştırıldı. Avrupa, yeniden inşasını ancak Amerika’dan mal alarak gerçekleştirebildiği için Marshall Planı ile verilen para ziyadesiyle Amerika’ya geri döndü ve ekonomisinde hızlı bir canlanma yarattı.

Avrupa entegrasyonu bu çerçevede ele alındı ve Marshall Planı ile birlikte yürütüldü.

Bu dönemde SSCB’ye karşı Amerika ve Avrupa’nın ortak askeri “güvenlik” bloğu olarak oluşturulan NATO, para politikalarında istikrarı sağlamak için de IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar emperyalist rekabetin askeri, ekonomi ve siyasi alanda en etkin şekilde sürdürülmesini hedefliyordu.

Hangi eksende birleştirildi?

ABD’nin birlik politikalarını ittirme nedenleri Avrupa entegrasyonun çerçevesini belirledi, serbest ticaret ve özel sermaye girişimine dayanan ve günümüze artarak gelen liberal felsefenin temel taşlarını oluşturdu.

Peki Avrupa egemenleri bu sürecin neresindeydiler? Her ne kadar ABD Avrupa’nın “kurtarıcısı” olarak lanse edilse de çok sayıda Avrupa ülkesinde faşizme ve işgale karşı toplumsal mücadeleler söz konusuydu. Toplumsal mücadele ve Avrupa’daki yıkımın düzeyi egemen sınıfların güven düzeyini aşağı çekmişti. Hem muhtaç durumdaydılar hem de kendi işçi sınıflarından ve (Doğu) Berlin’e kadar gelmiş Kızıl Ordu’dan korkuyorlardı.

Almanya fiili olarak 1949’a kadar işgal altındaydı. Avrupa’da birlik meselesine çok sıcak bakmayan Fransız egemenleri ise Marshall Planı’nın Almanya’yı yeniden ciddi bir güç olarak inşa ediyor olması karşısında politika değiştirdiler. Dolayısıyla Avrupa entegrasyonunun temelinde bir de Almanya-Fransa rekabeti yatıyor. Bu iki ülke bugün de AB’nin merkez yada çekirdek ülkeleri durumundalar ve süreç Almanya-Fransa arasındaki anlaşmazlık veya konsensüs üzerinden ilerliyor.

Sosyal AB?

Avrupa ülkelerindeki sosyal refah ve hakların düzeyi birçokları açısından Avrupa Birliği’ni çekici kılıyor. Ancak Avrupa Birliği projesi ile kazanılmış hakların düzeyini birbirine karıştırmamak gerekiyor.

1948’deki Hague Konferansı’ndan bugüne gelen Avrupa Birliği kuruluş nedeni, ekseni ve felsefesi itibariyle sosyal bir proje değildir. Sosyal yönü de ancak “tok insanlar komünist olmaz” diye özetlenen bir “toplumsal mühendislik” projesi olarak sınıflandırılabilir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal reform süreci Avrupa egemenlerinin işçi sınıfından korkusuna da dayanıyordu. Gerek cephede savaşmış askerler gerekse savaş ekonomisinin içinde olan işçiler ve büyük sıkıntılara katlanmış sivil halk eskisi gibi yaşamak istemiyordu. “1930’lara Dönüş Yok” (1929 Buhranı’nın işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliğine) toplumsal mücadelenin temel sloganı oldu. Savaş sonrası Avrupa’da sınıf ilişkilerinin ne kadar gergin olduğunu İngiliz Muhafazakar Parti Milletvekili Quintin Hogg’un parlamentoda yaptığı bir konuşmadan anlayabiliriz: “Halka sosyal reform vermezseniz onlar size devrim verecekler.”

Avrupa egemenleri verili konjonktürde işçi sınıfının taleplerine boyun eğmek zorunda kaldılar.

Hague Konferansı sonucu kuruluş yolu açılan Avrupa Konseyi’nin Kasım 1950’de karara bağlanan Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nu bu çerçeve içinde ele almak gerekiyor.

Avrupa Birliği projesinin gelişimi ise genel anlamda egemenleri, özelde de seçilmiş hükümetleri işçi sınıfı karşısında güçlendirerek süreci depolitize etme amaçlıdır. Artık bütün Avrupa hükümetleri “sosyal kesintiler yapmak zorundayız çünkü bu bir AB kriteridir” diyerek 150 yıllık mücadele ile kazanılmış haklara vahşice saldırmaktadırlar.

Dikte edilenler, temenniler…

Bugün geldiği noktada AB’nin ekonomik kriterleri bağlayıcı ve katıdır. Müktesebatına dahil olmuş sosyal içerikli hakların bağlayıcılığı zayıf ve gevşektir.

İngiltere iki açıdan da iyi bir örnektir. 1987 borsa krizi sonucu Avrupa Para Birliği’nin katı kurallarını yerine getiremeyen İngiltere birlikten “atılmıştır”. Ancak İngiltere’nin İrlanda politikaları ve işlediği insan hakları ihlalleri asıl olarak seyredilmiştir.

Zaten AB’nin insan hakları konusunda bağlayıcı bir düzenlemesi yoktur.

Yukarıda bahsedilen İnsan Hakları Konvansiyonu da hiçbir zaman Avrupa Birliği Antlaşmaları’nın parçası olmamıştır. Antlaşma tek tek ülkeler tarafından onanmıştır. Avrupa Adalet Divanı 28 Mart 1996’da AB’nin bu Konvansiyonu müktesebatına dahil edemeyeceği kararını vermiştir.

AB’nin 1999 Köln Zirvesi’nde çalışmalarına başlanan ve Şubat 2001 Nice Zirvesi’nde imzalanan Temel Haklar Şartı “euroya karşı denge unsuru” olarak lanse edildi. Kesintiler ve hak kayıplarıyla özdeşleşen Avrupa Birliği “sosyal yönünü güçlendireceğini” vaat etmişti. Ancak, “AB genel çıkarları” gerekçesiyle her türlü sivil hakkı askıya alabilme yetkisi de Brüksel’e tanındı (Madde 52).

Sonuçta Temel Haklar Şartı da bağlayıcılığı olmayan bir “deklarasyon”dan öteye gitmedi. Geleceği yine Avrupa Adalet Divanı’na sevk edildi. Avrupa Adalet Divanı ise Temel Haklar Şartı’nı “yasamaya konu olamayacak kadar soyut” buluyor ama kendi açıklamasıyla “belki ilham alır”…

Şirketlerin “derin” AB’si

Avrupa Birliği entegrasyon süreci içinde Konsey, Bakanlar Konseyi, Komisyon, Parlamento, Merkez Bankası ve Adalet Divanı gibi bir dizi kurum oluşturuldu. Bunlar arasında doğrudan AB çapında seçimle işbaşına gelen sadece Parlamento’dur. AB kurumları içinde en az söz sahibi olan da Parlamento’dur. Komisyon, Merkez Bankası ve Adalet Divanı gibi güçlü kurumlar ise atanmış üyelerden oluşur. Hükümet başkanları ve dişişleri bakanlarını bir araya getiren Konsey ve atanmışlardan oluşan daimi temsilciler kurulu (COREPER) tartışmaları Parlamento’ya aktarmadan tam bir gizlilik içinde çalışır.

AB işleyişine damgasını vuran “seçilmemişlerin gizli faaliyetleri” çoğu AB taraftarını bile “demokrasi açığı”ndan şikayet etmelerine neden olmuştur. Bütçe açıklarına getirilen bağlayıcı hükümlere demokrasi konusunda rastlamak pek mümkün değil.

Bu açık şirketlerin ve patronların oluşturdukları birlikler tarafından dolduruluyor. Brüksel’deki AB binaları dev çok uluslu şirket temsilciliklerinin yanısıra Avrupa Hizmet Forumu gibi kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi için çalışan lobby grupları ile çevrelenmiş durumda. Bunlar çıkarlarına uygun olan direktiflerin hazırlanması için AB koridorlarında cirit ve kulis atıyorlar.

Kömür Çelik ve Roma Antlaşması sonrasında Avrupa entegrasyon sürecinin temel taşlarını oluşturan, Avrupa Tek Senedi, Avrupa Para Birliği, Maastricht, Amsterdam, Nice Antlaşmaları’nın ardında şirketler ve onların birliklerini görüyoruz. Hatta antlaşmalar Avrupa İşveren Sendikaları Konfederasyonu (UNICE), Avrupa Sanayiciler Yuvarlak Masası (ERT) ve Rekabet Danışma Kurulu (CAG) gibi kuruluşlar tarafından ya anafikir olarak ya da doğrudan metin halinde Komisyon’a verilmiştir.

Aynı oyuncular sermaye ihtiyaçlarına göre Orta ve Doğru Avrupa’nın neo-liberal temelde yeniden yapılandırılması amacıyla AB genişleme sürecini tarif etmişlerdir.

Yolsuzluklar AB’si

Sermaye güdümlü AB süreci kaçınılmaz olarak rüşvet ve yolsuzluklar üretir.

Yasa ve direktif (kararname) önerilerinde bulunmaktan sorumlu Komisyon üyeleri ve diğer kurumların üyeleri hakkında ortaya çıkan çok sayıda yolsuzluk ve rüşvet olayları vardır. AB bütçesinden 6 milyar Euro’nun “kaybedilmesi”, Eurostadt Başkanı Yves Franchet’in ihaleleri kendi şirketlerine vermesi basına yansımış örneklerdir.

Buzdağının suyun altında kalan kısmı ise çok daha büyüktür. Örneğin Komisyon üyeleri ve şirket yönetim kurulları arasındaki geçişkenlik kimin eli kimin cebinde olduğuna dair bir ipucu verebilir. Değişik dönemlerde Komisyon’da bulunmuş üyelerden Etiene Davignon Société Générale’e , Rançois Ortoli Elf’e, Peter Sutherland BP’ye, Ricardo Perissich Pirelli’ye, Martin Bangeman Telefonica’ya transfer olmuşlardır.

Yolsuzlukların “basına yansıması” konusunda yukarıda tarif edilen ilişkilerin yine iş başında olduğunu unutmamak gerekiyor. Sonuçta medya da dev sermaye bloklarından oluşmaktadır. Bu ilişkilerin yetersiz kaldığı yerlerde Avrupa adaleti devreye giriyor. Yolsuzlukları araştıran Alman Stern dergisinin muhabiri Hans-Martin Tillack’ın 10 gün gözaltında tutulması, evinin basılıp bilgisayarına el konulması iyi bir örnektir.

1995-1999 Santer Komisyonunda yaşanan yolsuzlukları ihbar eden Komisyon çalışanları örneğinde olduğu gibi “ispiyoncular”ın başına da olmadık işler geliyor. Takip, terörizasyon ve şiddet yöntemleri konusunda AB’nin de “derin” bir uzmanlığı vardır.

AB’de Grev Yasağı

Türkiye’de kamu çalışanları 1980’lerin ortalarından beri grevli toplusözleşmeli sendika hakları için mücadele ediyor. Gelinen noktada kamu çalışanları sendika kurma ve üye olma hakkını kazanmış durumda. Grev ve toplusözleşme talebi halen mücadele konusu. AB’nin kurucu ülkesi Almanya’da ise durum pek farklı değil. Almanya’da memur (Beamte) ve kamuda çalışan işçi gibi farklı statüler söz konusu. Memurların ise grev hakkı yok. Aslında memur sendikalarının doğrudan toplusözleşme yapma hakları da yok. Sadece hükümet sendikaların taleplerini “dinlemek” zorunda.

Danimarka’da toplusözleşme döneminde grev yasağı söz konusuyken, Norveç’te de sağlık personelinin bir kısmı grev hakkından yararlanamıyor. İspanya’da da sağlık personeli için grev yasağı söz konusu. İsviçre’de kamu çalışanlarının grev hakkında ciddi sınırlamalar söz konusuydu; bu sorunu “kamu çalışanı” statüsünü (tabii bununla birlikte işgüvenliğini) tümüyle ortadan kaldırarak çözdü.

AB çapında egemenler grev hakları “yasal” düzenlenmelerle garanti altına alındığı durumda dahi yıllardır daraltmaya çalışıyorlar. İşgüvenliğini yok etmek üzere sadece kamuda değil diğer bütün sektörlerde bireysel sözleşmeler yaygınlaştırıldı. Bu gelişme sendikasızlaşmaya da neden oluyor ve çalışanları atomize ediyor.

2001’de İspanya’da grev hakkını sınırlandıran yeni bir yasa çıkarıldı. Bu tümüyle ırkçı yasayla yabancı işçilerin hem grev hem de örgütlenme hakkı ellerinden alındı.

İşyerinde Ayrımcılık

Tüm gelişmiş Avrupa ülkelerinde kadınların genel ücret düzeyleri erkeklerinkinden % 30’lara varan oranlarda daha düşük. Bunun temel nedeni kadınların düşük vasıflı, düşük pozisyonlu veya part-time işlerde yoğunlaşmış bulunmaları. Kadınlar aynı işte çalışan erkeklere oranla daha az kazanıyorlar.

Tüm merkez ülkelerde kadınlar işyerlerinde ve diğer ortamlarda cinsel tacize uğruyorlar ve çoğu durumda idari ve yargı süreçleri ya işlemiyor, ya da çok yavaş işliyor.

Çocuk emeği

Emek sömürüsünün en kötü biçimi olan çocuk emeği kullanımı sanayi devriminin en büyük buluşlarındandı. 19. yy. boyunca milyonlarca çocuk, izbe fabrika köşelerinde 16 saate varan işgünlerinde, düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakılıyordu. Türkiye’de yaşayan pek çoğumuz bu tablonun 100 yıl öncesinde kaldığını sanıyoruz. Ne var ki İngiltere ve Portekiz’de çocuk emeğinin kullanılması son derece yaygın. Hatta Avrupa Konseyi Britanya’da çocuk emeğinin yoksul ailelerin gelirlerinde önemli bir yer tuttuğunu itiraf ediyor.

Anayasallaşan neo-liberalizm

İlk adımları 7 Mayıs 1948’de, 20 Avrupa ülkesinden bini aşkın delegenin bölgenin yeniden inşasını ve işbirliğini tartıştığı Hague Kongresinde atılan Avrupa entegrasyonu süreci bugün 25 ülkenin üye olduğu ve bir Anayasa üzerinde anlaşmış bir Birliğe dönüştü. 29 Ekim’de 25 ülke liderinin imzaladığı Anayasa’nın geleceği henüz belli değil; çünkü bütün ülkelerde referandumlar yoluyla onanması gerekmektedir. Anayasa’nın onanma süresi için bir sınır getirilmemiştir.

Anayasanın temel özelliği kimilerinin “ultra-liberal” diye nitelendirdiği düzeyde serbest rekabeti egemen kılmasıdır. Hukukçulara göre metinde bulunan temel haklar tek tek ülkelerde kazanılmış haklardan çok geri, Temel Haklar Şartı’ndan ve Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonunda da daha geri ve muğlaktır. Ayrıca AB’yi temel hakları hayata geçirirken Madde I-3.2’deki “serbest ve çarpıtılmamış rekabete dayanan sosyal piyasa ekonomisini” göz önünde bulundurmasını gerekli kılıyor. Yani AB genelindeki temel haklar serbest piyasa ihtiyaçlarına göre kura bağlanmış olacak. Maastricht Antlaşması ve Euro sistemindeki “katı ekonomi politikalar, esnek emek denklemi”ni burada görüyoruz. (bk. Savaş, Rekabet, Euro)

Hükümler arasında Avrupa Merkez Bankası’nın para politikalarındaki belirleyiciliği, mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşım hakkı yanı sıra kamu hizmetlerinin “mutlaka” serbest rekabete açılması bulunuyor.

AB’nin, kazanılmış hakları karşısında Avrupa egemenlerini güçlendirme eğilimini (buna heyelan demek daha doğru olur herhalde) somut olarak görüyoruz. “Yasama yoluyla darbe” ve “ideolojik darbe” olarak nitelendirilen Anayasa’ya karşı Avrupa’nın birçok yerinde “HAYIR” kampanyaları başlatıldı.

Anayasa referandum süreçleri de her yerde yeni bir politik uçlaşma yaratmaya aday görünüyor. Örneğin Fransız Sosyalist Partisi bu konuda çatlama belirtileri gösteriyor.

Adalet nereden “ilham” alıyor?

Avrupa Adalet Divanı’nın Avrupa İnsan Hakları Şartı’nın fazla “soyut” olduğu için doğrudan yasal düzenleme özelliği taşımaması ancak “belki ilham” kaynağı oluşturabileceği açıklaması insan hakları savunucuları arasında Şart’ın uzun vaadede yasallaşacağı fikrini yaygınlaştırmıştır.

Ancak hiçbir insan hakları düzenlemesinin şu ana kadar AB’nin temel taşı haline getirilmemiş olması başka bir yöne işaret ediyor.

Avrupa Adalet Divanı ve ona bağlı Bidayet Mahkemesi, hükümetler ve bakanlar arası düzeyde yapılan antlaşmaları yasama düzlemine geçirme ve bu alanda oluşan itilafları çözme şeklindeki görevi nedeniyle AB’nin kritik önemdeki bir kurumu olmuşdur.

Adalet Divanı demokratik hesap verme mekanizmalarının dışında, atanmış bir elitten oluşmaktadır. Şu ana kadar önüne gelen bütün antlaşmaları olduklarından daha neo-liberal, sermayenin haklarını genişleten, emeğin ve ezilenlerin haklarını daraltan bir yorumlama yönünde gitmiştir.

Şimdiye kadar ortaya çıkmış insan hakları metinleri tek tek ülkelerdeki hakları sınırlandırmış, hafifleterek AB düzeyinde (sadece) gündem etmiş, bağlayıcılık kazanmamış halleriyle Adalet Divanı’nın bu metinlerden“ilham aldığı” durumlarda dahi haklar sürekli daha da sulandırılmıştır.

Ancak hakların sınırlandırılması konusunda tek tek ülkelerde ve Divan yorumlarında çok net bir güçlenme söz konusudur.

Bu eğilim ilginç kararlara neden olmaktadır:

Örneğin İngiltere’de bir videonun “Allaha küfür” oluşturduğu gerekçesiyle yasaklanmasının ardından Adalet Divanı bu gerekçeyi ifade özgürlüğünü kısıtlamak için kullanmayı uygun bulmuştur. Yine İngiltere’de yayınlanan ve AB’yi eleştiren “Avrupa’nın Çürük Kalbi”nin yazarının Bidayet Mahkemesi’nde görülen davasında açıklanan hukuki görüş şöyle demiştir:

“Avrupa Birliği’ni eleştirmek Allaha küfür etmeye benzer, dolayısıyla ifade özgürlüğü hakkı ihlal edilmeden sınırlandırılabilir.”

Kitabın yazarı Komisyon’un üst düzey görevlilerinden Bernard Connolly işten atılmıştır. Mahkemede işten atılmasını “doğru” bulmuştur.

9/11 Demokrasisi

11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelere yapılan saldırılardan sonra AB’deki demokratik haklar da “terörizme” endekslendi.

“Terörizm” tanımı ise o kadar geniş tutulmuştur ki herhangi bir muhalif ve hareket iradi bir şekilde bu tanıma dahil edilebilir. Bunu besleyen diğer bir eğilim ise aslında alakasız hak sınırlandırmalarının “terörizm ile mücadele” başlığı altında ele alınıyor olmasıdır.

Yeni tanım baskıcı, anti-demokratik bir devlete, ırkçığa veya polis baskısına karşı mücadeleyi “terörizm” tanımı içine sokuyor. “Bir hükümeti veya uluslar arası kurumu bir şey yapmaya veya yapmaktan vazgeçmeye zorlamak” da, “ülkeyi veya kurumu istikrarsızlığa itecek davranışlar” da bu başlık altında ele alınıyor.

AB düzeyinde yürürlüğe sokulan önlemler çok sayıda hakkı sınırlayan bir yapıya sahip. Anti-terörizm önlemlerini demokrasi testine tabi tutan ve AB düzeyinde bir “haklar rasathanesi” olma iddiasını taşıyan “Statewatch”, demokratik haklar ve güvenlik kaygıları arasındaki dengenin bozulduğunu ve sözde “geçici önlemlerin” kalıcı hale getirildiğini tartışıyor. Statewatch AB anti-terörist önlemlerinin Temel Haklar Şartı’nı baştan aşağı ihlal ettiğine dikkat çekerek anti-terörizmin Soğuk Savaş ideolojisinin yerini aldığını vurguluyor.

Önlemler AB kurumlarının etrafındaki gizlilik perdesine bir yenisini katıyor ve AB dışından göçü zorlaştırmak için bahane ediliyor.

Bütün AB vatandaşlarının biyolojik özellikleri ile birlikte fişlenmesi, e-mail dahil bütün iletişimin izlenmesi anlamına gelen önlemler, Avrupa’da ırkçılığı kışkırtırken, verili güvenlik güçlerinin yetkilerini arttırıp yeni bir Avrupa Polis Teşkilatı kurulması, oluşturulan “terörist listeleri”ni kabartacaktır. Bilindiği gibi AB’de Bask partisi Batasuna bu listeye alınmıştır. Listeler çok sayıda bireyi de hedef alıyor. Filipinli bir muhalif olan Prof. Sison ne Filipinler’de ne de 1988’den beri yaşadığı Hollanda’da aleyinde herhangi bir yasal işlem olmamasına rağmen AB “terörist” listesine alınarak banka hesapları dondurulmuş, evinden atılmış, sağlık sigortası geçersiz kılınmıştır.

Prof. Sison’un bilgi alma talebi de “güvenlik” gerekçesiyle Konsey tarafından geri çevrilmiştir…

Irkçılık ve Aşırı Sağ

Avrupa çapında, birlik çatısı altında uygulanan daraltıcı maliye politikaları, özelleştirmeler, sendikaların gücünün kırılmasıyla birlikte düşük ücret politikası vb. neo-liberal politikalar, Avrupa toplumunda öfke yaratıyor.

Durgun geçen 1980’li yılların ardından, 1990’ların ortasından itibaren işçi sınıfı kendisini tekrar göstermeye başladı. Avrupa’nın pek çok yerinde neo-liberal politikalara karşı gösteriler, grevler inşa edildi/ediliyor. Bunun yanında 80li yıllarda neredeyse tüm Avrupa’da iktidar olan liberal sağ, öfkenin ve mücadele düzeyinin artmasıyla birlikte yerini sosyal demokrat hükümetlere bıraktı. 90’ların ortasında İngiltere’de İşçi Partisi, Fransa’da Sosyalist Parti, 90’ların sonunda Almanya’da Sosyal Demokrat Parti, geçen sene İspanya’da Sosyalist Parti seçimleri kazanarak kabine kurmaya hak kazandılar.

Ancak solun canlanması ve seçimleri kazanması dışında durumun bir başka boyutu daha var. Reformist partilerin kurdukları kabineler, tıpkı sağ partilerin yaptığı gibi neo-liberal politikaları uygulamaya devam ettiler. Bu yüzden ciddi oranda oy kaybettiler ve kaybetmeye devam ediyorlar. Bir dizi ülkede de seçimleri kaybedip yerlerini yine sağ partilere bıraktılar.

Reformist sosyal demokratların bu “ihaneti”, aşırı sağın büyümesinde, çok ciddi oylar almasında ve etki alanını genişletmesinde etkili oldu.

Ancak bununla da sınırlı kalmıyor. Dünya ekonomisinin 70’li yıllarla birlikte sürekli bir kriz hali ya da en iyi ihtimalle büyüyememe durumu, tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da işsizlik oranlarının artmasına neden oldu. İşçi çıkarmalarının sıkça yaşanması Avrupa’da eski bir düşmanın tekrar kafasını kaldırmasına neden oldu: Aşırı Sağ

Avusturya’da Haider, Fransa’da Le Pen, İngiltere’de UKİP, İtalya’da Kuzey İttifakı ardı ardına seçimlerde yüksek oylar almaya başladılar. Bazıları iktidar oldu. Bunların en temel benzeşen özellikleri göçmen işçilere karşı takındıkları düşmanca tutum olmuştur. Özellikle Doğu Avrupa ülkelerinden gelip düşük ücretlerle çalışan işçilerin varlığı ve Batı Avrupalı şirketlerin “emek maliyetinin düşük olması” nedeniyle yatırımlarını doğuya doğru kaydırma tehditleri veya kaydırmaları faşist veya aşırı sağ partilerin destekçi sayısını artırıyor.

11 Eylül saldırısı ırkçı göçmen karşıtı yasalar için bahane olarak kullanılıyor. Reformist veya liberal sağ hükümetlerin bu uygulamaları faşist partilerin meşruluğunu arttırıyor.

Buna karşılık hem neo-libealizme, hem de yükseltilen ırkçı/göçmen karşıtı yasalara, uygulamalara ve partilere karşı son dönemde Avrupa’da güçlü bir muhalefetin oluşmaya başladığını da gözlemlemek mümkün. Seattle’daki 1999 eylemlerinden sonra tüm dünyada yükselen aşağıdan küreselleşme hareketinin Avrupa ayağı, savaş, neo-liberalizm ve ırkçılık karşıtlığı üzerinden yükseliyor.

Antikapitalist; Sayı 30; Ocak 2005

'Avrupa Birliği' sayfasına dön
sayfa başına dön